26 Aralık 2013 Perşembe

Kıbrıs'ta Yeşil'e Doğru

  

  Sabah saat 6 ve ekibimizle birlikte ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsünden  Yeşilırmak’a doğru düşüyoruz yollara. Cengiz Topel anıtı ile birlikte denizi yanımıza alıyoruz ve ardından  Soli harabelerini geçip Yeşilırmak’a  giden  dik ve virajlı yolları tırmanmaya başlıyoruz. Yeşilırmak a giderken gündoğumu ile birlikte ilk olarak görkemli görüntüsüyle Vuni Sarayı karşılıyor  bizi.  Saray  Soli kentinin kontrolü için 5.yy da inşa edilmiş ve  M.Ö 449 yılında Yunanlıların egemenliği Perslerden almasıyla  işlevini yitirmiş.  M.Ö. 380 yılında Soli halkının  sarayı yakmasıyla bir daha yenilenmemiş. Saray’a çıktığımızda  Güzelyurt körfezinin harika görüntüsü ile büyüleniyoruz . 



      Her ne kadar bu harika manzarayı bırakmak istemesekte Yeşilırmak bizi bekliyor ve yolumuza devam ediyoruz. Kıbrıs’ın kurak yüzüne alışık olduğumuzdan Yeşilırmak’a vardığımızda şaşırıyoruz çünkü her yer yemyeşil ve  etrafı tepelerle çevrili, o an aklınızda ‘’ben Karadeniz’e mi geldim’’ sorusu bile oluşabiliyor. Rum sınırına 3 km olan ve Trodos dağlarında saklı kalan bu ufak köyün nüfusunun tamamı Kıbrıs Türklerinden oluşuyor. 1974 yılındaki savaşta Rumlara teslim olmayan köylerden biri olan Yeşilırmak,  KKTC’nin en zengin tatlı su kaynaklarına sahip. Deniz kenarında toprağı 50 cm kazdığınızda ufak su pınarlarını görmek mümkün, hatta deniz sakin olduğunda tatlı suyun oluşturduğu kabarcıkları görebilirsiniz. Fakat suyun düzensiz kullanımı ve yanlış stratejilerden dolayı su kaynakları da günden güne azalmış.


      Deniz kenarında bir kahvaltı molası verirken, yerli halktan Kaya Yorulmaz ile muhabbete dalıyoruz ve ‘Eski Yeşilırmak’ tarihi hakkında ilginç bilgiler de veriyor  bizlere. 16.yy da  korsanların uğrak yeriymiş bu yerler, denize dökülen dereden gemilerle içeri girip yerli halka zarar verip gidiyorlarmış bu yüzden Eski Yeşilırmak dağların içine kurulmuş  ve böylece korsan saldırılarından da uzak kalmışlar. Korsanların zamanla azalmasıyla  köy yavaş yavaş denize doğru  taşınmaya başlamış ve şuan ki yerini almış. Eski Yeşilırmak askeri bölgede kaldığı için oraya uğrayamıyoruz fakat önümüzdeki yıllarda halka açılması planlanıyor.


    Yeşilırmak’ta geçim kaynağı tarım, zaten köyde neredeyse her evin bahçesinde meyve veya sebze ekildiğini görüyoruz. Buranın topraklarının çok verimli olduğu  ve ne ekersen yetişeceği rivayet ediliyor. Köyde daha çok tropikal meyveler, çilek ve kolakas (Kıbrıs patatesi)  yetiştiriliyor. Gezimizde özellikle çilek tarlaları göze çarpıyor, burada yetişen çilekler dünyanın en iyi çilekleri arasında olduğu söyleniyor.


       Deniz kenarında gezerken gözümüze bir üzüm asması takılıyor. Bu asmanın 1947 yılında  Kıbrıs da bulunan  gövdesi en geniş üzüm asması olarak  Guiness Rekorlar Kitabına girdiğini öğreniyoruz. Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası olan Afrodit’in buradaki tepelerde yattığı rivayet ediliyor. Deniz kenarından tepelere bakıldığında , tepelerin diziliş şekli Afrodit’in orada yattığını anımsatıyor.



     Köyde hafta sonları yabancı turistlere rastlamak mümkün. Geçtiğimiz ekim ayında, 7. Sınır kapısı olan Yeşilırmak kapısının açılmasıyla köydeki turist sayısında artış olmuş. Köyde az sayıda da olsa restaurantlar ve konaklamak için birkaç ufak pansiyon mevcut. Önümüzdeki yaz ayında açılacak olan otel ile birlikte köyde turizmin de artması planlanıyor .

      Kıbrıs’ta farklılık arayanları Yeşilırmak köyü tüm zerafeti ile beklemekte ...   

ALO ASİST

AMAN DİKKAT !!!

Yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi sırasında asrın hatasını yapıp AloAsist'e üye oldum. Görüşme sırasında birkaç faydalı olabilecekmiş gibi gözüken hizmetten bahsedildi. Bende bunları aklımda tutmak yerine mail olarak gönderilmesini istedim. Akşam hala mailimde yoktu ve arayıp söyledim, sonrasında başka bir hanım göndereceğini söyledi ve yarım saat sonra kontrol ettim yine yoktu. O andan itibaren hissettiğim tek şey bunların paramı alana kadar hizmet ettiğiydi ve ertesi sabah üyelik iptalini ve para iadesini istedim. 2 kez telefon suratıma kapatıldıktan sonra ne kadar doğru karar verdiğimi anlamıştım. Daha sonra yarım saatlik bir telefon görüşmesinden sonra zor bela ikna ettim bir insan evladını ve paramı iade edeceklerini söyledi. Hesap kesim tarihinden 20 gün geçmişti ve hala para yatmadı ve o zamana kadar her gün aradım ve numaraya ulaşamadım bir türlü. Genel merkez diye verdikleri bir numarayı aradım sürekli ve onlarda sürekli biz mail atalım onlar sizi arasın dedi ama aramadılar. En son telefon görüşmemde genel merkezden de suratıma telefon kapanınca başka bir numaradan tekrar arayıp her normal insan gibi kavga etmeye karar verdim. Türkiye'de işler böyle çözülüyor maalesef. Sonunda bir geri dönüş sağlandı birazcık tehdit işe yaramıştı belli ki hanımefendi tekrardan paramı iade edeceklerini söyledi. Aklınızın bir köşesinde bulunsun zira Alo Asist'le ilgili internette pek bir bilgi yok.

Hesap işletim ücretinizi geri alın!

     Bankamatikten para çekmeye karar verdiniz ve bankanızın bir ATM sini görüp kartınızı soktunuz. Hesabınızdan para çekeceksiniz ama o da ne? Hesabınızdan bir miktar para eksilmiş, hemen işlem özetine baktınız ve bankanızın hesap işletim ücreti adı altında senede 2 defa aldığı miktarı gördünüz. Gerçekten sinir bozucu bir durum.

     Ancak öğrenci, yeşil kartlı ya da işsizlik ödeneğinden faydalanan birisi iseniz durumunuzu ispatlayan bir belge ile hesap işletim ücretinin durumunuzdan ötürü iade edilmesi gerektiğini belirten bir dilekçe ile bu ücreti geri alabilirsiniz. Öğrenciler için banka şubenize güncel öğrenci belgeniz ile gidip arkasına yukarıda bahsettiğim dilekçeyi yazdığınız takdirde en geç 2 gün içinde iade ediliyor.

     Bu durumda olan kişilerden bankaların neden inatla hesap işletim ücreti kestiği gerçekten ilginç ve merak edilen bir durum ya da belki de değil. Yorum sizin.

     İyi günler dilerim.

25 Aralık 2013 Çarşamba

Diz-Üstü Bilgisayarınızdan Wi-fi Paylaşımı

     Adsl modeminiz kablolu ve akıllı telefonunuz ile evdeki internetten faydalanmak istiyorsunuz ve bunun için internetten bir çok program indirdiniz kurdunuz denediniz. Ne yazık ki bunların hiçbirisi mükemmel değil. Kimisi programdan tamamen yararlanmak için satın almanızı istiyor, kimisini telefonunuz görmüyor bir diğerinin kullanımını siz beğenmiyorsunuz ve bunun gibi bir çok neden. Artık canınızı sıkıp kablosuz modem fiyatlarına göz atmayı bırakabilirsiniz çünkü diz üstü bilgisayarınıza herhangi bir program yüklemek zorunda kalmadan internet bağlantınızı paylaşabilirsiniz.

     Normalde aşağıda göreceğiniz kodları komut satırına yazmanız gerekli ancak her seferinde bu kadar uğraşmamak için not defterine bu kodların her birini ayrı ayrı yazıp .bat formatında kaydederseniz bu kodların her biri çift tıkladığınızda işler hale gelecektir. Bunları kolay erişebileceğiniz bir yere koyduğunuz zamanda istediğiniz an çift tıklayıp açıp kapatabilirsiniz.

     Yapmanız gerekenleri adım adım sıralıyorum;

1) Öncelikle not defteri programını açıyoruz.
2) Sonra paylaşacağımız bağlantının ayarlarını yapmak için bunları yazıyoruz;

netsh wlan set hostednetwork mode=allow ssid="bağlantı adınız" key="sifreniz" keyUsage=persistent

Tırnak içinde gördüğünüz kısımları doldurduktan sonra wifi ayar ya da istediğiniz şekilde isimlendirip, kaydedip kapatıyoruz.

3) Ayarlarını yaptığımız bağlantıyı açmak için not defterine bunları yazıyoruz;

netsh wlan start hostednetwork

Buna da wifi aç ya da istediğiniz bir şey yazabilirsiniz.

4) Son olarak paylaştığınız bağlantıyı kapatmak için bunları yazıyoruz;

netsh wlan stop hostednetwork

Buna da wifi kapa ya da istediğiniz bir şey yazıp .bat formatında kaydedip kapatıyoruz ve her şey hazır artık.

      Son olarak şu anda bağlanmakta olduğunuz kablolu ağı paylaşıma açmanız gerekli. Bunuda aşağıda gördüğünüz resimlerdeki gibi yapabilirsiniz.

     Öncelikle Ağ ve paylaşım merkezinden kablolu olarak bağlandığımız bağlantıya sağ tıklıyoruz ve en alttaki özellikleri seçiyoruz.

      Gelen pencerede Paylaşım sekmesine tıklıyoruz ve oradan bu bağlantıyı paylaşı seçiyoruz, gelen seçenekler kısmında Kablosuz ağ balantısını seçip kaydedip kapatıyoruz.

     Bundan sonra tek yapmanız gereken internet bağlantınızı paylaşmak istediğinizde öncelikle ayar wifi ye çift tıklamak ve daha sonrada wifi aç a çift tıklamak. Anında internet bağlantınız belirlediğiniz ad ve şifre ile paylaşılacaktır. Kapatmak içinde wifi kapaya çift tıklamanız yeterli.

İyi günler dilerim.

22 Aralık 2013 Pazar

Ne kadar hızlı yazabiliyorsunuz?

     Bilgisayarlar hayatımıza iyice girdikçe onları kullanma sürelerimiz de her geçen gün artıyor. Ailemizle ya da arkadaşlarımızla görüşmek için çoğu zaman internetten yazışıyoruz. Muhtemelen gençler sorun yaşamıyor ancak büyükler klavyelere alışmakta büyük zorluklar çekiyor. Öyle ki, üniversiteye gidip evden ayrıldığımda ailemle genellikle internetten konuşup yazışıyordum ve yazışma kısmı bazen çok zaman kaybetmeme sebep olabiliyordu zira çok yavaş yazıyorlardı. Tabi bu durumun alışmak ve pratikle ilgisi olduğu çok açık. Biz bu teknolojiye alışarak büyüdüğümüz için uyum sürecimiz daha çabuk ve kolay oldu. Şimdiki nesilde kime sorsak çok hızlı yazıyorlar peki gerçekten öyle mi? Sahi ne kadar hızlı yazıyorsunuz? Kendinizi denemek isterseniz eğer bu güzel internet sitesi ile bunu yapabilirsiniz.

     Site oldukça güzel ve siz ilk kelimeyi yazmaya başladığınız an bir dakikalık süre geri sayıma başlıyor. Türkçe dahil olmak üzere bir çok dil seçeneği de mevcut. Ancak metindeki kelimeler bir paragrafın ya da cümlenin parçaları değil. Yani rastgele oluşturulmuş kelimeler o yüzden ilk denemelerinizde biraz zorlanabilirsiniz ama bir kaç denemeden sonra alışıp gerçek hızınızı ortaya çıkarabilirsiniz. Örnek bir sonuç;

19 Aralık 2013 Perşembe

Yoga Nedir



Yoga denince akla gelen ilk şeyler rahatlama, Hindistan, Hinduizm, Budizm oluyor yani din ile bağlantılı olan bir rahatlama yöntemi. Peki gerçekten yoga nedir? .  Öncelikle Yoga sözcüğü dünyanın en eski dili olan Sanskrit dilindendir ve kontrol anlamına gelmektedir. Yani yoga vücudun, duyguların ve zihnin mükemmel kontrolü demektir. Aynı zamanda yoga kelimesi bütünleşmek demektir yani evrendeki canlı ve cansız olan her şeyin bir bütün olarak var olması/yaşamasıdır. Yoga; inanmayı öğretmez, bilmeyi öğretir. İnsana ‘’kör bir takipçi ol’’ demez aksine ‘’gözlerini aç ve kendin gör’’ der. Hakikat hakkında mükemmel bir bilgi sunar ve spiritüel vizyona nasıl ulaşılacağı hakkında her şeyi söyler.

Günümüzde ne yazıkki yoga bir dini öğreti gibi sunulmuştur.  Aslında yoga din değil bir uygulamadır ve spritüel bir bilimdir. Yani yoga sadece teorik değil aynı zamanda pratik uygulamada gerektirir. Din inanç gerektirir Yoga ise inanç gerektirmez aksine bireye teknikler uygulayarak denemesini öğütler. İnanç kolaydır, Yoga ise inanç olmadığı için zordur ve çaba gerektirir.

Yoga düşünce, söz ve eylem veya kafa, kalp ve el arasında uyum ve kaynaşmadır. Yoga uygulaması sayesinde fiziksel, zihinsel ve duygusal düzeyler arasındaki karşılıklı ilişkiler ile bir düzeyde oluşan rahatsızlığın diğer düzeyleri nasıl etkilediği konusunda oluşan farkındalık artmaktadır. Bu farkındalık, bireyi yavaş yavaş yaşamın daha ince alanlarının algılanmasına götürmektedir.


Yoga teknikleri o kadar kapsamlı ve öylesine çok çeşitlidir ki birey istek, gereksinim ve amaçlarına göre belli Yoga tekniklerini uygulayarak hedefine ulaşabilir. Yoga sayesinde birey maddi dünyadaki mutlu yaşamını sürdürerek de maddi enerji köleliğinden kurtulabilir. 


16 Aralık 2013 Pazartesi

Bir ses binlerce duygu......

Hani dinleriz ya bazı şarkıları yada sesleri. Anlatırız ya sadece bizimmiş gibi doğanın sesi, kuş sesi, nehir sesi ya da can sıkmayan kalabalığın sesi diye. Huzuru o mu verir bize? Yoksa bizim ruh halimizin değişkenlik gösteren bir sonucu mudur?

Kimilerine göre seven insan sözleri dinler.
Kimilerine göre seven insan sözleri dinlemeli.
Kimilerine göre seven insan sözleri umursamıyorsa sevmemiştir.

Bunların hepsi bana göre (kimilerine göre değil ama) yanlış. Ben dinlemem o sözleri. Dil ve ya tarz farketmez. Söz olmaması daha bir tercihimdir. Çünkü ben sesleri melodileri notaları duymazdan gelip sözlere göre bir şey hissetmeliysem eğer şiir okurum daha iyi.

Neden sözlere bağlı kalmak zorundayız? Neden aynı türe bağlı kalmak zorundayız? Tek bir notanın tınısı bile bizi büyüleyemez mi ? Bir de şöyle bir şey var. Sözsüz bir parça yoruma daha bir açıktır. Farklı şeyler hissettirebilir farklı insanlarda.

Aşağıda atacağım 3 farklı linkteki şarkılar 3 farklı tarz olmasına rağmen aynı duyguyu hissettirir bende. İyi dinlemeler. İyi hissetmeler. Saygılarımla Jimmy.......

Tarz : Ambient

Tarz : Trance

Tarz : Downtempo



PEKİ YA SONRA!

Bu yazı üniversiteye hazırlanan gençler için yazılmıştır.

  Çok iyi biliyorum ki yazdan beri belki de geçen senelerden beri üniversite sınavına hazırlanarak zamanınızı geçirdiniz, belki de yapmak istediklerinizi ertelediniz. Bunu bildiğimi belirtmek istedim çünkü size New York'ta geçen size uzak bir karakterin anlatıldığı bir romanın kahramanıymış gibi görünmek istemem doğrusu. Bu bağlamda anlatacağım her şey bir üniversiteye hazırlanan öğrenci (ÖSS, YGS, OGS, KGS...) için evrensel bir kehanet niteliğinde olacaktır.

  Üzülerek söylemek isterim ki şuan yaşadığınız dönem ( hepimizin yaşadığı dönem ) 18-25 yaş arası yaşanılan dönemin sadece bir aşaması. Bunun adı hazırlanma dönemi. Belki de hiç bilmediğiniz bir yere hazırlanıyorsunuz. Hatta kendimden örnek vermem gerekirse hayatımda hiç gidip görmediğim, orada okuyan bir arkadaşımı ziyaret dahi etmeden hazırlanmaya başladığım bir yerdi üniversite. Fakat dillerden düşmezdi    '' üniversite ortamı ''. Boş hayallerle başlayan macera üniversiteyi kazandıktan sonra  (kazanmak diye bir şey yoktur atanma vardır) hayal kırıklıklarıyla devam ediyor. Size bu yazıyı yazmamdaki temel amaç şuan 0,67 dk. da soru çözebilen bir beyine durup bir de yukarıya bakması gerektiğini söylemek. Tabi bunu söylemek bana kolay geliyor çünkü benim çözmem gereken tonlarca yaprak test, milli servet israfı soru bankaları yok ama benim 6 sene önceki zehir gibi fikirleri olan halimden şimdi eser olmadığı için sizlerin henüz körelmeden dünyaya ne kadar faydalı olabileceğinizi anlatmak istiyorum. Asıl sorun sizin durmadan test çözmek zorunda olmanız değil, buna alışkanlık edinmeniz. Özellikle sayısal öğrencilerinin analitik düşünmede ne kadar geri kaldığını üniversitedeki gözlemlerinden söyleyebilirim. Üniversiteye girmek şu hayatta koyacağınız hedefler içindeki en kolay ulaşılabilir olanıdır. Yapmanız gereken test çözmek ve konu anlatımı çalışmak. Biliyorum küfürler yükseliyor ama bu konuda bana güvenin şu anda size zor gelmesinin tek sebebi üzerinizdeki baskı ve her gördüğünüz ortamda test çözmeye çalışan hayattaki tek amacı senin bulunduğun ortamda sana '' bak senin lay lay lom yaptığın zamanda rakiplerin çalışıyor '' mesajını vermeye çalışan Matrix deki kırmızılı kadınlardır.

  Üniversite son sınıftayken asıl meselenin buraya girmek değil de buradan zarar görmeden çıkabilmek olduğunu düşünmüştüm. Yine bir ama geldi ve bu konuda da yanıldığımı farkettim. Şimdi de yeni trendim ''arkadaşlar mesele mezun olduktan sonra''. HADİ LAN!!! ve işte klavye başındayım.
  Hayatım boyunca hayatın anlamını sorgulayıp mutsuz olmayı alışkanlık edinmiş biri olarak üniversite 3. sınıftan sonra sistemin bir parçası olmayı kabullenmiş ve sosyal hayatımda yaşadığım sıkıntılara rağmen mutlu olabilmeyi başardım kabullenerek. Fakat çok geçmeden mezun olduktan 4-5 ay sonra kendime gelmeye başladım ve ben aslında kimdim sorusunu sormaya başladım. Bu sorgulama beni üniversiteye hazırlanmadan önceki halime götürdü ve çürümeye başlayan Türk gençlerinin beyinlerinin buradan başladığını hatırladım. Çok fazla üniversiteyi anlatıp ta elinizdeki testleri çöpe atmanızı istemem bunu daha sonraki yazılarımda yapacağımdan emin olabilirsiniz. Hatta üniversite öğretim görevlilerinin isimlerini de vererek aslında Türkiye'de gerçek bir üniversite eğitiminin verilmediğini de anlatacağım.

  Şimdilik özet olarak ; siz önündeki sonu göremeyip de cesurca onun uğruna savaşan zehir beyinler, kafayı kaldırma vakti geldi. Biliyorum ki izlediğiniz filmden, maçtan, diziden eskisi kadar zevk alamıyorsunuz. Sırf bitirmeniz gereken sorular olduğu halde onları yapmadığı için istediklerini de yapmayıp vicdanen kendinizi rahatlattığınızı da biliyorum. Birçok insan bunun üniversitede de devam edeceğini düşünür. Onların yanıldığını peşinen söyleyeyim evet üniversitede de birçoğumuz bunu yaptı ama bunun sebebi sınava hazırlanırken ki alışkanlıklarımızdandır. Şimdi kaldır kafanı şimdi diklen bugün o filmi izle yarına O'nu yenmiş olarak başla! 3 yıl sonra bir ödev yetiştirmeye çalıştığın vakit önceden yenmiştim yine yenerim dersin. Diyemezsen sabah 9:00 akşam 6:00 1500 lira başlangıç maaş artı yol yemek olduğunda bayram edersin. Bunu küçümsediğim için değil bunu çok istemediğinizi düşünerek söyledim. Malesef bu konuda çok karamsarım Türkiye'de isteyip de bir bölüme girmek zor bir iş olmasının yanı sıra girdiğiniz bölümden umduğunuzu bulmak apayrı bir iş. Onun için söylemem gerekir ki para kazanacağınız meslek yerine hayatınızın geri kalanında olmak istediğiniz insan olmanızda size en faydalı olabilecek bölümü tercih edin. Çünkü hiçbir meslek para kazandırmaz. Yüzüklerin Efendisi'nde yüzüğü Frodo takınca olana bakın bir de Leydi Galadriel' in eğer ben takarsam ne olurdu diye anlattığı repliği hatırlayın. Her mühendis,mimar,avukat,doktor diploması olan aynı adam değildir. Üzerinize en çok yakışanı giyin size giydirilmek isteneni değil...

14 Aralık 2013 Cumartesi

Neye ihtiyacımız var?






Çok yaklaştım. Evet. Okadar çok yaklaştımki sona doğru. Hiç bir sorunum sebebim olmamasına rağmen kendimi negatif hissediyorum.

Geç kalmışlık, başaramamışlık, diğer insanlarda olmayan şeylere sahip olupta mutlu olamamışlık var.
Bunun sebebi ne bir insan nede günlük hayat. Sosyal medya denen zerzevat hiç değil.
Hergün kaşlarım çatık hemde nedensiz.
Günü yada bulunduğu durumu geçiştirmelik ciddeyitsiz bir kaç güldüren cümle ve kelime sarfetmem de artık bu kaşları genişletmiyo.
Sahip olduklarımda bana sahip falan değil. Vazgeçilmezim yok benim. Hırsımda yok. Uğruna savaştığım bir şey yok.
Tek aradığım şey gerçek. Ama aramak gereklimi diyede sorguluyorum bir yandan. Issız adaya düşsem yanıma alacım 3 şeye bile karar veremiyorum.
Eğlenmelik malzeme mi almalıyım yoksa hayatta kalmak için gerekli şeyleri mi.
Geçenlerde iş arkadaşlarımla şöyle bir dialog yaşadım.


B (kişi) : Ne kadar sessiz geldin ya şimdi ordaydın. Işınlandın mı?

J (Ben)  : Haha. Keşke mümkün olsaydı. Sahi mümkün olsaydı nereyi isterdin? 10 dakikalığına ama... Zaman olarakta değişiklik yapamassın. :)
B        : Bahama adaları! ( dikkat -1- )
J        : Çok iyi ya....
  -A kişisi içeriye girer-
J        : Sen nereye giderdin peki? Işınlanma gerçek olsaydı.
A        : hmmmm ..... (seçemedi)
J        : Sadece 10 dakikalığına ve şu an mümkün.
A        : 10 dakika yetmezki ( dikkat -2- )
J        : Ama 10 dakikan var bi yer söle ya.
A        : (Cevap yok. Düşündü seçemedi gene) 
A        : Ne uğraşçam ya Biner uçağa giderim (dikkat -3-)



B kişisi net bir cevap verdi. İçinde olduğu durumu, yani; rutin iş stresi, sabit sosyal çevreyi bir süreliğine bir kenara bırakıp 10 dakika bahama adalarında olmak istedi. Kararlı insan!....

Gelelim A kişisine. Işınlanmayı mümkün kılabildiğim bir durumda 10 dakkayı beğenmeyen doyumsuzluk var. Belkide o an benim oyunumu oynamak istemedi oda olabilir.
Ama.... Seçememek.... Karar verememek.... Bana çok garip geldi.... Ben olsam 10 dakikalığına....
İlginçtirki bende bu satırı yazarken bir önceki cümleden 30 sn geçmiş
Ben olsam......  Olmadı... Seçemedim ben de. Yer beğenememek değil. Doğru olanı seçemedim.
10 dakikada nasıl eğleniliri mi seçmeliyim yoksa görülmesi gerekeni mi?
Gereken derken bana ne gerekli ki?


Saygılarımla Jimmy.....



9 Aralık 2013 Pazartesi

altkitap.net

Kitap okumayı seviyorsunuz ancak her an yanınızda kitap bulunduramıyorsunuz. Malum teknoloji hayatımızın her alanına artık iyice nüfuz etti ve artık neredeyse hepimizin akıllı telefonları ve tabletleri var. Bu cihazlarla yapabileceklerinizin sınırı yok. Müzik dinliyor, vidyo izliyoruz, webde dolanıyor ve notlar alıyoruz. Peki ya kitap okumak? Kimine göre kanlı canlı saman kağıdı kokulu kitapların yerini hiçbir şey tutamaz ama bazılarımızda çok fazla kitap okuduğundan daha pratik yöntemlere yönelmeyi tercih ediyor. Teknolojinin bir getirisi olan e-kitap artık bu ihtiyaçlarımıza derman oluyor ve akıllı cihazlarımızdan bunları görünyüleyebiliyoruz. Üstelik ekstradan bir kitap taşımıyoruz, zaten her zaman yanımızda olan teknolojik cihazlarımıza atıp ne zaman istersek açıp okuyoruz. İnternette bedava e-kitap ararken altkitap.net i keşfettim. Yazarların kendi kitaplarını bedava indirilmek üzere siteye yüklediği çok güzel bir oluşum. Eğer siteyi beğenirseniz mutlaka altzine.net i de ziyaret ediniz.
İyi günler dilerim.

Windows Live Yazar

Merhaba,
Bugün blog yazarları için çok faydalı olduğunu düşündüğüm bedava bir programı tanıtmak istiyorum, Live yazar (indirmek için linke tıklayınız). Bu program ile blogunuzun sayfasına girmek zorunda kalmadan programda oturumunuzu açarak postlar yayınlayabilir ve aynı şekilde zaman ayarlı postlar oluşturabilirsiniz.
Programın kullanımı oldukça basit, oturumunuzu açtıktan sonra blog temanızı indiriyor ve hemen kullanmaya başlayabiliyorsunuz. Normal şekilde yayınlayabileceğiniz postlarınızı çok güzel eklentileri sayesinde zenginleştirebilirsiniz. Ayrıca program sadece blogger ile sınırlı değil, bütün blog siteleri ile çalışıyor.  Kısacası site üzerinden yapabildiğiniz her şeyi bu bedava program aracılığı ile yapabilirsiniz. Etiket ekleme, resim ekleme, link ekleme, zaman ayarlı gönderi yapma ve daha bir çok seçenek. Güle güle kullanın.
İyi günler dilerim.

8 Aralık 2013 Pazar

Blogger da zaman ayarlı post yayınlamak

Blogunuzu açtınız ve kafanızda bir sürü gönderi var ancak bunların hepsini bir kerede yüklemek istemiyorsunuz ve daha sonradanda girmeyi unutmak istemiyorsunuz. Aynı zamanda blogunuzu güncel tutmak ve belli aralıklarla gönderi girmek istiyorsunuz. İşte tam bu noktada bu güzel özellik yardımınıza koşuyor.
Öncelikle blogger dan blogunuza girip tasarıma giriyoruz oradanda kalem resmi olan yeni yayın butonuna basıyoruz. Daha sonra sağ sütunda gördüğünüz program yap sekmesine tıklıyoruz.
Tarih ve saati ayarlayın seçeneğini işaretleyip yayınınızın yayımlanmasını istediğiniz tarih ve saati seçip tamamlandı tuşuna basıyoruz. Son olarakta yayınlaya basıyoruz ve zaman ayarlı postunuz hazır. Belirttiğiniz tarih ve saatte girdiniz yayına girecektir.
İyi günler dilerim.

Başarı

"Başarı, çok ve sık gülmek; çocukların sevgisini ve akıllı insanların saygısını kazanmak; içtenlikli eleştirilerin kıymetini anlamak ve kötü arkadaşların yoldan çıkarma girişimlerine dayanabilmek; güzeli anlamak; başkalarında en iyiyi bulmak; sağlıklı bir çocukla, güzel bir bahçe ya da saygın bir sosyal durumla biraz daha iyi bir dünya bırakabilmek; hatta bir tek kişi bile olsa, birilerinin siz yaşadığınız için daha rahat nefes aldığını bilmektir."
Emerson

7 Aralık 2013 Cumartesi

Satranç oynamayı sever misiniz?

Bilgisayar ile ilk tanıştığım dönemlerde ms-dos işletim sistemi kullanılıyordu ve oyunlar disketteydi. Bilgisayarı açma kapama tuşundan çat diye kapatırdık ve basit bir oyunu açmak için bile komut girmemiz gerekirdi. En çok Prince of Persia, PacMan ve satranç oynardım. Satranç oyunu harikaydı çünkü yapımcısı çok güzel animasyonlar yapmıştı ve seslendirmeler bile o dönemde bana çığır açmış gibi geliyordu. Taşlar insan figürleriydi ve hamle yaptığınızda yürüyorlardı. Karşı tarafın bir taşını yediğinizde ise küçük bir savaş animasyonu ile rakip taşı öldürüyordu. Tabi bilgisayarı yenmek o kadar kolay değildi. Yenilen pehlivan güreşe doymaz hesabı yenildikçe hırslanarak bir daha oynuyordum ama nafile. Bilgisayar kendi deyimimle yine hile yaparak beni yeniyordu. :) Zaman geçtikçe Windows kendi içerisine çok basit bir satranç oyunu koydu ve internetin giderek yayılmasıyla internet siteleri artık başka oyuncularla interaktif oynayabileceğiniz satranç oyunları ekledi kendi serverlarına. Artık sadece bilgisayara karşı değil, sizin gibi satranç seven insanlara karşıda oynayabiliyordunuz. Ancak gerek bu oyunların kendi içindeki yazılım açıkları gerek bir oyun oynamak için çok uzun süreler beklemeniz çokta ilgi çekici gelmiyordu insanlara. O yüzden okey ve tavlada binlerce insan varken satranç odalarında sadece bir kaç aktif insan vardı. Birkaç sene önce internette dolanırken chess.com u keşfettim. Site gerçekten inanılmazdı çünkü hem çok iyi dizayn edilmişti hemde çok fazla kullanıcısı vardı. Siteye üye olmak çok basit ve artık çağımızın gereği facebook hesabınızla bile üye olabiliyorsunuz. Oyunlara gelecek olursak bir çok seçenek mevcut, ister anlık olarak bir rakiple oynayabilirsiniz isterseniz de günlük ya da haftalık hamlelerle oynayabilirsiniz. Seçeneklerde neredeyse sınır yok. Ayrıca oyunu öğrenmek için bir çok bilgide mevcut. Bedava ve paralı olarak birkaç seçenek var, paralı üyeliklerin seviyeleri var. Bunları siteden görebilirsiniz, her üyelik seviyesi farklı özellikleri barındırıyor içinde. Bedava üyelikle bile her türlü oyunu oynayabiliyorsunuz ancak günlük satranç problemleri sınırlı ve oyun analizleriniz biraz daha basit. Turnuvalara katılıp, şampiyona mücadelelerine girmeyecekseniz gayet yeterli bir üyelik bence. Sizde benim gibi satranç seviyorsanız mutlaka ziyaret etmenizi öneriyorum. Site türkçe olarakta hizmet vermekte. Ben bir kere girdikten sonra vazgeçemedim ve sizede iyi eğlenceler diliyorum.
İyi günler dilerim.

6 Aralık 2013 Cuma

Zihninizi geliştirin

Günümüzde bilgisayar ve internet artık hayatımızın değişmez bir parçası ve başında geçirdiğimiz zaman her geçen gün biraz daha artıyor. Haberleri takip ediyoruz, e-postalarımıza bakıyoruz, facebook tan çıkmıyoruz  ya da zaman geçirmek için oyunlar oynuyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki geçirdiğimiz saatlerin farkında bile değiliz. İnternetle ilk tanıştığımız zamanlarda heyecanlıydık, televizyon gibi bize ne sunulursa ona bakmak zorunda değildik, istediğimiz şeyi arayıp istediğimiz şeyi görebiliyorduk. Ancak son zamanlardaki gelişmeler ile insanların internette geçirdikleri süre ve yaptıklarına bakılacak olursa televizyondan farkı kalmamış gibi görünüyor. Kendimizi git gide bir aptal kutusundan başka bir aptal kutusuna geçiş yapmış gibi hissedebiliyoruz özellikle geçirdiğimiz zamanı ve bu zaman içinde ne yaptığımızı düşünürsek. En azından kendim için sosyal medyanın ilk başladığı dönemlerde benim için öyleydi. Zamanımı sürekli boş geçiriyorum gibi hissettim, bunun beni yavaşlattığını ve daha da kötüsü alıştırdığını gördüm. İnterneti tekrar ilk zamanlarımdaki heyecanlı halim gibi yararlı işler için kullanmalıydım. Sonra üniversite yıllarımda lumosity i keşfettim. Lumosity beyninizin değişik fonksiyonlarını geliştirmek için tasarlanmış bir zihin oyunları sitesi. İçerisinde bir çok oyun var ve her biri beyninizin farklı bir fonksiyonuna hitap ediyor. Hafızadan seri düşünmeye, görev değiştirmeden problem çözümüne kadar bir çok değişik oyun.


Siteye üye olduktan sonra size beyninizin hangi yönlerini geliştirmek istediğinizi soruyor ki ona göre size spesifik oyunlar sunabilsin, daha sonra oynadığınız oyunlarda aldığınız sonuçlara göre size bir beyin profili çıkarıyor ve bu fonksiyonların bir puanlamasını sunuyor. Bu puanlamaya göre her gün size özel oyunlar sunuyor. Eğer bütün bu özellikleri tam olarak kullanmak isterseniz siteye paralı üye olmanız gerekiyor. Ancak bedava olarakta siteden faydalanabiliyorsunuz, paralı üyeliklerde günlük olarak 5 oyun yer alırken bedava üyelikler günde 3 oyun oynama hakkına sahip. Eğer sizde internette geçirdiğiniz süre zarfında kendiniz için iyi bir şeyler yapmak isterseniz günde 5 dakikanızı ayırıp bu güzel sitede zihninizi canlı tutabilir ve düzenli olarak yaptığınız takdirde kendinizi geliştirebilirsiniz.
İyi günler dilerim.

5 Aralık 2013 Perşembe

Uzak - Oruç Aruoba

Gayet aklıbaşında görünüyor, insanlarla konuşuyordu; herşeyi ötekilerin yaptığı gibi yapıyordu, ama içinde iğrenç bir boşluk vardı, artık hiçbir kaygı duymuyordu, hiçbir arzu; varoluşu zorunlu bir yüktü ona. - - öylesine yaşayıp gitti. (lenz – georg Büchner)
...
   Özlem, kendini özlemendir temelde, tabii ki : kendinin kendinde yinelenmesini istemen – ancak kendin sayabileceğin ötekinin, gelip, kendin olması…
   Özlem, kendinin mteki olmasını istemendir – bir o kadar da, ötekinin kendin olmasını istemen…
   Özlem, ötekini kendine istemektir – kendini de ötekine…
Edip Cansever’in dediği gibi : Özlem ki tutkunluktur bir başkasının özlemine.
   Özlemek, özlenmek istemektir.

   Özlem için temel ölçülerden biri, özleyen ile özlenen arasındaki uzaklıktır : tabii ki, bu uzaklık fiziksel olarak ne kadar büyükse, özlem de o kadar büyük olur; ama, gene de, garip bir ilişki, özlenen özleyene uzamsal olarak çok yakın, ama, o anda, fiili olarak (zamanda) ulaşılamaz olduğunda oluşur – özlem, sanki, genleşir, çeperlerini patlatayazar…
   Özlemin yakınlığıdır, asıl, çekilmez olan – uzakken neyse ne de; yakınken, çekilmez…

   Özlem, boş avuntuyu reddeden bilinçtir : ayrılışın acısını, ılımlandırmaya çalışmadan, olduğu gibi yüklenen bilinç – ne kendini aldatmaya ne başka birşeyle acısını hafifletmeye; ‘teselli’ye yönelir : olduğu gibi kabullenir acıyı – özlenen gitmiştir; şu anda, yoktur; yarın da ne olacağı belirsizdir – pekala, öyle olsun!...

   Bir mum yaktığında, bir süreç başlatırsın – ama yürüyüşü senin elinde olmayan bir süreçtir bu; artık, kendi oluşma biçimini izleyecek, senin elinde olmadan da, zaman içinde, varması gereken noktaya varacaktır.
   Mum önce , bir noktaya kadar, kendi doluluğu içinde, güçlü güçlü yanar; ama yanışında belirli dengesizlikler oluşunca (ki kaçınılmazca oluşur bunlar), çeperini delip, eriyik maddesini dışarı akıtıp, fitilini yakıp küçülterek, söneyazar – önlem düşünürsün : alır, kenarlarını düzeltir, bir madeni kutunun kabını ters çevirip, içine koyarsın – ama, boşunadır bu da : çünkü kendi süreci içinde oluşturduğu dengesizlikler sürmektedir – çeperleri tam düz değildir; içine koyduğun kabın belli bir eğimi vardır – gene, akar dışarı, eriyik madde : kabın içinde yayılır; kap ısınır; dibine varmış fitil, artık, her türlü biçimi yitirmiş maddenin son kalıntıları içinde, ucu ucuna, yanıyordur – sönmesi yakın ve kaçınılmazdır.
   Şimdi yapabileceğin tek şey, kap içinde kalmış eriyik maddeyi bir kenarında biraraya getirip, muma benzer bir biçime sokarak, dibine dayanmış fitile biraz daha süre tanımaktır – ama artık bilerek : mumun sönecektir.
Oruç Aruoba’dan

Pulp - Chales Bukowski


   İçerdekiler gazetelerini okumaya devam ettiler. Asansör aşağı indi.
   Ben de merdivenlerden inmeye başladım. 15 kilo fazlam vardı. Ama bu kilolardan kurtulmak gibi bir niyetim yoktu.
   Zemin kata geldiğimde tam 176 basamak saymıştım. Dışarı çıkıp, kapının hemen yanındaki dükkandan bir paket puro ve günlük at yarışı rehberini satın aldım. Bu arada asansörün zemin kata indiğini duydum.
   Los Angeles’ın dumanlı havası içinde yürümeye başladım. Gözlerim maviydi, ayakkabılarım eskimişti ve hiç kimse beni sevmiyordu.Ama yapmam gereken işler vardı.
   Ben Nicky Belane’dim, özel dedektif.

   Telefonu kapattım. Hayat ne kadar boktandı. Ayakta durabilmek için bile korkunç bir mücadele vermem gerekiyordu. İnsanlar mücadele etmek ve ölmek için doğuyorlardı.

   Turf Club’ın önünden geçerken içeriye şöyle bir baktım. Yalnızca birkaç tane zengin kılıklı moruk vardı içerde. O kadar parayı nasıl kazanmışlardı acaba? Hem de benim gibiler bu kadar parasızken! Neydi bütün bunların anlamı? Yaşamımız boyunca beş kuruşsuz sürünüp, birgün yine beş kuruşsuz geberip gidiyorduk. Hayat, insanı yıpratan bir oyundu. Sabah uyanıp ayağa kalkabilmek bile bir tür başarı sayılmalıydı bu hayat koşullarında.

   Banyonun penceresinden başımı uzatıp çevreye şöyle bir bakındım. Yandaki binanın çatısında kocaman bir kedi boku vardı. Dışarı bakmaktan vazgeçip diş fırçamı aldım. Diş macununu öyle bir sıktım ki, başparmağım kadar bir parça fırçanın üzerinden taşıp lavaboya düştü. Rengi yeşildi. Yeşil bir kurt gibi görünüyordu gözüme. Yeşil kurdu parmağımla tekrar fırçanın üzerine yerleştirip dişlerimi fırçalamaya başladım. Ne allahın belası şeydi şu dişler. Yemek yemek zorundaydık. Hiç durmadan yeniden yemek. Böylesine basit ve pis bir işe mahkum edilmiş iğrenç yaratıklardık hepimiz. Hayatımız yemek yemek, osurmak, kaşınmak, gülümsemek ve zaman zaman da tatil yapmaktan ibaretti.
   Dişlerimi fırçalamayı bitirip yatağa geri döndüm. Öğleye kadar yataktan çıkmamaya karar verdim. Belki o zamana kadar dünyanın yarısı yok olup giderdi ve hayata tahammül etmek yarı yarıya kolaylaşırdı. Belki öğleyin kalkınca kendimi daha iyi, daha yakışıklı hissederdim… bir keresinde günlerce büyük tuvaletini hiç yapmayan birisiyle tanışmıştım. Boklar adamın göbeğinden çıkıp ortalığa saçılmıştı.
   Birden telefon çalmaya başladı. Sabahları hiçbir telefona cevap vermem. Beş kere çaldıktan sonra sustu zaten. İşte kendimle başbaşaydım tekrar. Kendimi her ne kadar iğrenç hissetsem de, böyle bir durumda yalnız olmak, başkalarıyla birlikte olup onların seviyesiz davranışlarına ve ucuz üçkağıtlarına tahammül etmekten kat kat daha iyidir. Battaniyeyi kulağıma kadar çekip, kendimle başbaşa beklemeye başladım.

   Odadaki herkes bekleşip duruyorduk. Bu psikolog olacak adam, beklemenin insanların kafayı yeme sebeplerinden biri olduğunu bilmiyor muydu? Aslına bakarsan bütün insanların hayatı beklemekle geçiyordu. İstedikleri bir şeyin gerçekleşmesini ya da birgün geberip gitmeyi bekleyip duruyorlardı. Marketten tuvalet kağıdı satın almak için kuyrukta bekliyorlardı. Bankadan para çekmek için kuyrukta bekliyorlardı. Ve eğer paraları yoksa, daha uzun kuyruklarda beklemeleri gerekiyordu. Önce uykunun gelmesi için, sonra da uyanmak için bekliyordun. Önce evlenmek için, sonra da boşanabilmek için bekliyordun. Yemek yemek için bekliyordun, sonra tekrar yemek için yeniden bekliyordun. Bazen de bir sürü delinin arasında “ Acaba ben de mi onlardan biriyim?” diye merak ederek bir psikoloğun muayenehanesinde bekliyordun.

… Cevaplamam gereken o kadar çok soru vardı ki. Her sabah yataktan kalkınca bilinmezlerle dolu bütün evrenin ağırlığını üzerimde hissediyordum. Belki bir striptiz barına gidip kadınların küloduna para sıkıştırarak herşeyi unutmaya çalışmalıydım. Belki de bir boks maçına gidip birbirini ölesiye döven iki gerizekalıyı seyrederek rahatlamaya çalışmalıydım.
   Fakat sıkıntı ve acı insanı hayatta tutan şeylerdi aslında. Daha doğrusu, sıkıntı ve acıdan uzak durma çabamız bizi hayatta tutuyordu. 24 saat çabalamayı gerektiren çok zor bir işti bu. Hatta uyurken bile sizi rahat bırakmayan bir uğraş.

   Çekmecemdeki votkadan kocaman bir yudum aldım. Kulaklarım dikildi ve kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Beynimin daha hızlı çalışmaya başladığını hissediyorum. Henüz ölmemiştim, yalnızca hızlı bir çürüme içindeydim. Kim değildi ki allah aşkına? Hepimiz aynı dibi delik teknede kendimizi eğlendirmeye çalışıyorduk.

   Artık hiç kimse hoşça kal demiyordu. Hiç kimse! Bakışlarımı votkaya diktim. Bir yudum daha götürdüm.

   Problemlerini çözebilenler, yeteri kararlılığı gösterebilen ve biraz da şanslı olanların arasından çıkıyordu genellikle. Yeterince sabır ve kararlılık gösterebilirseniz, şans eninde sonunda yüzünüze gülüyordu. Fakat insanların çoğu, yeterince bekleyecek sabrı gösteremediklerinden, hemen vazgeçerek kendilerini mutsuzluğa mahkum ediyorlardı.

   Ama işe yaramadı. Dünyadaki herkes boku yemiş durumdaydı aslında. Yaptığı işten karlı çıkan hiç kimse yoktu. Yalnızca kazanç yanılsamaları vardı insanların elinde. Hiçbir şey elde edemeyeceğimizi bile bile bir yerlere koşturup duruyorduk. Günden güne hayatta kalmayı başarmak biricik amaç haline geliyordu.

   Neden düzenli olarak maça giden sıradan bir insan olamadım ben? Neden güzel sahanda yumurta yapmaktan başka derdi olmayan bir adam olamadım? Neden insanların kolunda miskin miskin gezinen bir sinek olmadım? Veya neden kümesin önündeki toprağı eşeleyen bir horoz olamadım? Neden bütün bunlar?

   Kuşkusuz sokakta yaşayanların arasında da çok iyi insanlar vardı. Ve onlar zavallı falan değillerdi, yalnızca sistemin dişlileri arasındaki yerlerini almamışlardı. Ortada çok iyi kurulmuş bir tuzak vardı aslında. Belirli bir yaşam standardını tutturmanın bedeli, sistemin önüne çizdiği sınırların arasında sıkışıp kalmaktan geçiyordu. Sınırları reddederek özgür yaşayan, ama yine de başını sokacak bir ev bulabilenlerin sisteme karşı önemli bir zafer kazandıklarını rahatlıkla söyleyebilirdim. Kendimi şanslı sayabilirdim, ama kuşkusuz düşünmeden hiçbir adım atmamamın rolüde vardı bunda. Herşeye rağmen dünya boktan bir yerdi, ve insanların çoğunun içinde bulunduğu durum bana hüzün veriyordu.

   Genellikle yaşamın en güzel bölümleri hemen hiçbir şey yapmadığınız anlardır. Vaktinizi tümüyle ense yaparak geçirirsiniz. Herşeyin anlamsız olduğunu farkettiğiniz zaman, bunun ayırımına varmış olmanız yaşamınızı anlamsız olmaktan kurtarır aslında. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Benimkisi iyimser bir kötümserlik.

Charles Bukowski

Biyometrik Resim ve Pasaport İşlemleri

Pasaport işlemlerinde kullanacağınız biyometrik fotoğraf örneklerini internette rahatça bulabilirsiniz. Ancak asıl soruya gelelim; sakallı fotoğraf sorun yaratır mı? Eğer biyometrik özelliklerine göre fotoğrafı çektirdiyseniz sakal hiçbir şekilde sorun yaratmıyor. Bizzat dün sakallı bir şekilde olan fotoğraflarımı verdim herhangi bir sorun çıkmadı. Bilgilerinize...

Youtube Yeşil ekran sorunu

Daha dün youtube dan vidyo izlerken bugün girdiniz, vidyoyu açtınız ve yeşil ekranla karşılaştınız. Ses geliyor ancak görüntü sadece yeşil bir dikdörtgenden ibaret. Genellikle ekran kartı güncellemelerinden kaynaklanan bu sorunu ekran kartınız için yeni güncelleme gelipte düzeltene kadar çok kolay bir şekilde düzeltebilirsiniz. Öncelikle yeşil ekran sorunu yaşadığımız vidyodaki yeşil ekranın üstüne gelip sağ tıklıyoruz.


Çıkan menüde  Ayarlar sekmesine basıyoruz ve oradanda donanım hızlandırma özelliğini etkinleştir seçeneğindeki tik işaretini kaldırıyoruz ve sayfayı yenileye (F5) basıyoruz. Vidyonuz açılacaktır.




Microsoft Office Word kapanma sorunu

Microsoft office programlarının giderek gelişmesi ile birlikte yaşanan sorunlarda bir hayli arttı. Bunlardan bir taneside çok karşılaştığımız word programının kendiliğinden kapanması. Bu sorun Office programı içerisindeki bir eklentinin programı kilitlemesinden kaynaklanıyor ve bu eklentinin adıda “Send to bluetooth add-in”. Nasıl düzeltebilirsiniz hemen gösteriyorum.
Öncelikle program açılınca File ya da Dosya seçeneğine tıklıyoruz. Açılan menüden Options ya da ayarlar seçeneğine tıklıyoruz.


Açılan Options ya da Ayarlar sekmesinden Add-in ya da Eklentiler sekmesine tıklıyoruz. Daha sonra aşağıdaki COM Add-in seçeneğini seçip Go ya da Git e basıyoruz.

Karşımıza çıkan pencerede kırmızı ile işaretli olan seçeneğin tik işaretinin olmadığından emin olup kaydediyoruz ve çıkıyoruz. Sorunumuz çözülmüştür.
Hepinize iyi günler dilerim.

Movie Maker siyah ekran sorunu

Harika olduğunu düşündüğünüz vidyolar çektiniz ve şimdi bunları birleştirmek ya da üzerlerinde oynama yapmak istiyorsunuz. Bilgisayarınızdan Movie maker ı açtınız, vidyoları özenle seçtiniz ve programın içine attınız. Sıralama ayarlamalarını yaptınız, istediğiniz efektleri eklediniz, hatta sevdiğiniz bir müzik bile koydunuz fona. Ancak o da ne?? Yapmış olduğunuz proje koca bir siyah ekran ve seslerden ibaret. Hayır, hemen hayal kırıklığına uğramayın çünkü emekleriniz boşa gitmedi.
Özellikle hybrid ekran kartlı olan bilgisayarlarda çok sık karşılaşılan bir sorundur. Movie maker gibi bazı programlarda ekran kartınız geçmesi gereken karta geçiş yapamaz, o yüzden de yapmaya çalıştığınız proje gösterilemez ve siyah ekranı izlersiniz.



Peki bu sorunu nasıl çözeriz? Yapmamız gereken şey ekran kartımızı anakart üzerinde olan ekran kartına değilde harici ekran kartına geçirmek.
- Bunu yapmak için bilgisayarınızı yeniden başlatın.
- Bilgisayar açılırken esc ya da del tuşlarından birine (bilgisayarınızın modeline göre değişir) bios ayarlarını açın.
- System configuration kısmına gelin.
- Switchable graphics options kısmındaki dynamic yazısını fixed e getirip save and exit yaparak bilgisayarınızı yeniden başlatın.
- Bilgisayar açıldıktan sonra göreceksiniz ki movie maker vidyolarınızı oynatırken gösterecektir.
Kolay gelsin.

Not: Eğer hybrid ekran kartı olmayan bir bilgisayar kullanıyorsanız ve buna rağmen bu sorunu yaşıyorsanız ekran kartınızı mutlaka güncelleyiniz.

Diz üstü bilgisayarlarda hybrid ekran kartı güncelleme sorunu

Yeni bir diz üstü bilgisayar aldınız ve artık teknolojinin gereği içinde hybrid ekran kartı var. Aslında amacı çok güzel bu kartların, bilgisayarınız performans gerektirmeyen işlemlerde anakart üzerindeki kartı kullanarak güç tüketimini azaltıyor ve buda gayet güzel bir şey aslında. Tabi bu güzellik bir sorun yaşayana kadar devam ediyor. Bu güzel fikri üreten ve makinelerine koyan firmalar ne yazık ki bu kartların güncellemelerinde gereken hassasiyeti göstermiyor ve biz elimizde 2 gb ekran kartları olmasına rağmen basit oyunlarda bile zorluklar yaşıyoruz ve hatta ısınma problemleri ortaya çıkıyor. Markaların kendi sitelerine ya da update programlarını açıyorsunuz ama nafile ne yazık ki hiçbir güncelleme yok. Olsada bu seferde uyumlu olmuyor ve sistem geri yükleme yapmak zorunda kalıyorsunuz. İşte tamda bu anda, siz sinirden çıldırmak üzere iken ve internette aramaktan yılmış bir şekilde umutlarınızı kaybetmek üzereyken bir kahraman çıkıyor ortaya ve bilgisayarlarınızı aldığınız markaların yapmadıklarını yapıyor. Hybrid kartlar için güncelleme çıkarıyor. Evet, “leshcat“ rumuzlu hayırsever insan bizim için bunları yapıyor, üstelik bedava. Kendisine sonsuz teşekkür ediyoruz hybrid ekran kartlı bilgisayar kullanıcıları olarak.
Kendi internet sitesine bu linkten ulaşabilirsiniz.



Java güncellemesi ile ortaya çıkan sorunlar

Merhaba arkadaşlar,
Geçtiğimiz günlerde daha önceleri bilgisayarımda çalışıp daha sonradan hiçbir uyarı ya da sorun vermeden açılmayan programlarla ilgili sorunumu araştırırken bu çözümü buldum. Eğer java ile çalışan bir programınız bir anda çalışmayı durdurduysa, bu java güncellemesinin bazı dosya adreslerini değiştirmesinden ve yeni konumu saptayamamasından kaynaklanıyormuş. Çözüm ise gayet basit. Denetim masasından program ekle kaldıra giriyoruz ve var olan tüm java sürümlerini kaldırıyoruz. Daha sonra javanın sitesinden son sürümü tekrar indiriyoruz ve yeniden başlatmaya bile gerek kalmadan programımız ilk günkü gibi çalışmaya devam ediyor.
Hepinize iyi günler dilerim.